Kayseri’nin Soğuk Akşamlarında İnsan Hakları Üzerine Düşünmek
Kayseri’de kış akşamları biraz sert olur. Rüzgâr, apartmanların arasından geçerken sanki eski defterleri karıştırır gibi ses çıkarır. Ben 25 yaşındayım ve çoğu zaman böyle akşamlarda masamın başına oturup günlüğüme yazı yazarım. Bazen çok kişisel şeyler, bazen sadece aklıma takılan garip sorular…
O gün de öyle bir gündü.
Dışarıda kar ince ince yağıyordu. Sobadan değil ama kaloriferden gelen o hafif tıkırtı sesi odayı dolduruyordu. Defterimi açtım ve hiçbir planım olmadan yazmaya başladım. Aklımda tek bir şey vardı:
“İnsan hakları gerçekten ne zaman başlamıştı bizim hayatımıza?”
Sonra bu düşünce beni daha büyük bir soruya sürükledi:
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Türkiye ne zaman kabul etti?
Bunu ilk kez lise yıllarında duymuştum. Tarih dersinde öğretmenimiz tahtaya büyük harflerle yazmıştı:
“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi – 10 Aralık 1948”
Ve ardından eklemişti:
“Türkiye de bu bildirgeyi kabul eden ülkeler arasındadır.”
O an pek bir şey hissetmemiştim. Sadece sınavda çıkacak bir bilgi gibi gelmişti. Ama büyüdükçe bazı cümlelerin aslında bir bilgi değil, bir ağırlık taşıdığını anlıyorsun.
Bir Günlük Sayfası: Kayseri, Sessizlik ve Düşünceler
Merhaba Damlatipmerkezi ziyaretçileri! Günümüzün konusu: “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Türkiye ne zaman kabul etti”. Hazırsanız başlayalım!
Defterime yazdığım şeyleri bazen yıllar sonra tekrar okurum. O gün de yazmaya başlamadan önce uzun süre boş sayfaya baktım.
Sonra yazdım:
“Bugün insan haklarını düşündüm. Garip bir şekilde içim sıkıştı.”
Çünkü bazı kavramlar sadece kitaplarda güzel durmuyor. Gerçek hayatta insanın içine dokunuyor.
Babam o sırada salonda televizyon izliyordu. Haberlerde yine dünya gündemi vardı. Ben içimden şöyle düşündüm:
“İnsan hakları evrensel diyoruz ama evrensellik gerçekten herkes için aynı mı hissediliyor?”
Sonra kendime kızdım. Çok fazla düşünüyordum yine.
Ama duramadım.
1948 ve Bir Umut Cümlesinin Doğuşu
Birleşmiş Milletler 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni kabul ettiğinde, dünya büyük bir yıkımın ardından kendine yeni bir yol çizmeye çalışıyordu.
Savaşın bıraktığı izler tazeydi.
İnsanlar kayıplarını yeni yeni sayıyordu.
Ve o ortamda bir metin ortaya çıktı:
“Her insan özgür ve eşit doğar.”
Bunu ilk okuduğumda içimde garip bir şey olmuştu. Sanki çok basit bir cümleydi ama bir o kadar da ağırdı.
O gece defterime şunu yazmışım:
“Eğer bu cümle gerçek olsaydı, dünya bu kadar sessiz acı üretir miydi?”
Sonra kalemi bıraktım.
Çünkü bazı soruların cevabı yoktu.
Kayseri’de Bir Otobüs Yolculuğu ve İç Sesim
Ertesi gün şehir içinde otobüse bindim. Soğuk camlar, buğulu nefesler, herkesin kendi içine çekildiği bir sessizlik…
Yanımda orta yaşlı bir adam vardı. Elinde küçük bir poşet, yüzünde yorgun bir ifade.
Kulaklığımı takmadım. Bazen insan sesleri duymak istiyor.
O an aklıma yine aynı soru geldi:
“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Türkiye ne zaman kabul etti?”
1948.
Ama o rakam, sadece bir tarih değildi artık benim için.
Otobüs ilerlerken iç sesim konuşmaya başladı:
“Eğer haklar evrenselse, neden bazı insanlar bunu hissetmekte zorlanıyor?”
Camdan dışarı baktım. Kayseri’nin gri binaları arasında yürüyen insanlar vardı. Herkes bir yere yetişiyordu ama kimse gerçekten durup kendine bakmıyordu.
Bir Çocuk ve Düşmeyen Sessizlik
Otobüsten indikten sonra küçük bir sahne gördüm.
Bir çocuk annesinin elini sıkıca tutmuştu. Bir şey istemişti ama alamamıştı. Ağlamıyordu. Sadece sessizdi.
O sessizlik beni daha çok etkiledi.
Çünkü bazı duygular bağırmaz.
Bazı duygular sadece içine çöker.
O an düşündüm:
“İnsan hakları sadece büyük kelimeler değil. Belki de en çok bu küçük anlarda anlam kazanıyor.”
Ama sonra yine bir çelişki hissettim içimde.
Eğer bu kadar net bir şeyse, neden hâlâ eksik hissediyoruz?
Gece, Defter ve İçimdeki Hayal Kırıklığı
Gece tekrar masama oturdum. Defterin sayfaları biraz dolmuştu ama içim hâlâ boş gibiydi.
Şöyle yazdım:
“Bazen insan haklarını bir kitap bilgisi sanıyoruz. Ama sonra hayat, onu sana tekrar tekrar okutuyor.”
Babam odaya girdi.
“Ne yazıyorsun yine?”
“Bir şey yok baba.”
Ama aslında çok şey vardı.
İçimde hem bir hayal kırıklığı vardı hem de küçük bir umut.
Hayal kırıklığı çünkü dünya düşündüğüm kadar düzenli değildi.
Umut çünkü insanlar hâlâ bu kavramı konuşuyordu.
1948’den Bugüne Uzanan Görünmez Köprü
O gece biraz araştırma yaptım. Ama bu bir ders çalışması gibi değildi. Daha çok bir iç yolculuktu.
Öğrendim ki Türkiye, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi lehine oy kullanmıştı.
Yani aslında bu hikâyenin başından beri içindeydi.
Ama bir şey fark ettim:
Kabul etmek ile hissetmek aynı şey değildi.
Bunu defterime şöyle yazdım:
“Bir şeyi kabul etmek kolay. Onu hayatın içine yerleştirmek zor.”
İçimde Büyüyen Soru
Günler geçtikçe bu konu zihnimde büyüdü.
Arkadaşlarla otururken bile bazen aklım başka yere gidiyordu.
Bir kahvehanede çay içerken, birisi yüksek sesle gülerken, hatta sıradan bir market alışverişinde bile o soru geri geliyordu:
“İnsan hakları gerçekten nerede başlıyor?”
Ve daha önemlisi:
“Biz onu ne kadar yaşıyoruz?”
Bir Öğretmenin Sözleri ve Kırılma Anı
Bir gün eski tarih öğretmenimle karşılaştım. Tesadüfen.
Sohbet sırasında konu yine insan haklarına geldi.
Bana dedi ki:
“Evlat, bazı bilgiler sınav için değil, insan olmak için öğretilir.”
O an içimden bir şey koptu.
Çünkü ben yıllarca bu bilgiyi sadece ezberlemiştim.
Ama ilk kez hissediyordum.
Kayseri’nin Akşamında Sessiz Bir Kabul
O gece eve dönerken hava çok soğuktu. Ellerim cebimde yürüdüm.
Gökyüzüne baktım.
Şehir ışıkları arasında yıldızlar zor görünüyordu.
Ama yine de oradaydılar.
Kendi kendime şunu söyledim:
“Belki de insan hakları da böyle. Her zaman görünmüyor ama varlığını hissettiriyor.”
Ve o an içimde küçük bir huzur oluştu.
Son Günlük Sayfası: Umut ve Gerçek Arasında
Şunları da İnceleyin: İnsan hakları evrensel bildirgesi kaç maddeden oluşmaktadır ?
Defterimin son sayfasına şunu yazdım:
“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Türkiye ne zaman kabul etti? 1948. Ama benim için asıl soru bu değil artık. Asıl soru, biz bu kabulü ne zaman gerçekten içselleştireceğiz?”
Kalemi bıraktım.
Uzun süre sayfaya baktım.
İçimde ne tamamen umut vardı ne de tamamen hayal kırıklığı.
İkisi birlikte duruyordu.
Tıpkı hayat gibi.
Kayseri’nin sessiz gecesinde, defterimin kapağını kapatırken şunu hissettim:
Bazı sorular cevap bulmak için değil, insanı daha iyi bir yere taşımak için vardır.
Bu içeriğimizle “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Türkiye ne zaman kabul etti” hakkında kapsamlı bir bakış açısı sunmaya çalıştık. Damlatipmerkezi okurlarına sevgilerle!